KİT’LER ÖZELLEŞTİRİLMELİ Mİ?
GİRİŞ
Serbest piyasa ekonomisine inanan liberal düşünce sistemine göre, kamu kesimi daraltılmalı ve özel sektöre öncelik verilmelidir. Bu nedenle de liberal düşünce özelleştirmenin gerekliliğini savunur. Bunun yanın sıra özelleştirmeye karşı çıkan diğer bir düşünce sistemi vardır ki, o da merkezi planlama sistemine inanan sosyalist düşüncedir. Ancak özelleştirme yanlısı olmayan tek düşünce sistemi sosyalizm değildir. Bunun yanında devletçi bir temele dayanan karma ekonomi de özelleştirmeyi belli dönemlerde uygun görmeyebilir. Bu demek oluyor ki, özelleştirme yanlısı olmamak sosyalist olmak demek değildir. Bunun en güzel iki ispatından biri, kapitalist sistem içinde ayrı bir ekol olmuş ve devletin ekonomiye ağırlıklı olarak müdahale etmesini savunan J. M. Keynes’dir. Kaldı ki Karl Marks’ın kapitalist sistemin paradoksunu ortaya koyan büyüme teorisinden sonra, yaptığı teoriyle kapitalizmin bir anlamda kurtarıcısı olan Keynes’in sosyalist olmadığı apaçık ortadadır. İkincisi, karma ekonomiyi benimseyen Mustafa Kemal Atatürk’ün 1937’de söylediği şu sözlerdir: “Türkiye’nin uyguladığı devlet sistemi, (...) sosyalizmden alınmış alelade bir nakil değildir. Bu, Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğma, Türkiye’ye has bir sistemdir. Devletçiliğin bizce manası şudur: kişisel girişimi desteklemek, fakat büyük bir milletin ve geniş bir memleketin bütün ihtiyaçlarını ve yerine getirilmemiş vazifelerini göz önünde tutarak vatanın iktisadiyatını devletin eline bırakmak. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kısa bir zaman içerisinde (...) kişisel ve özel girişimin yüzyıllarca başarmaya muktedir olmadığı şeyi yapmayı başarmıştır. Bizim takip ettiğimiz yol görüldüğü gibi liberalizmden de başka bir sistemdir.”[1] Sosyalizmden ayrı bu düşünce sisteminin benimsediği devletçi ekonominin özelleştirmeye bakış açısı, liberalizmden de farklıdır.
Türkiye’de liberal düşünce sistemi, KİT’leri bütçe açıklarının sebeplerinden biri olarak kabul eder. Aynı zamanda KİT’lerin gereğinden fazla istihdam yarattığı ve haksız rekabete yol açtığını da iddia eder. Ancak bu eleştiriler yapılırken, bu olumsuz etkilerin varolan hükümetin görevini tam yerine getirmemesi veya yanlış uygulamalara gitmesinden kaynaklandığı göz ardı edilmektedir. Varolan hükümet, bir devlet mekanizmasının sorunsuz çalışması için gerekli görevlerini yerine getirirse bu eleştirilere gerek kalmaz. Yani sorun KİT’lerin varlığından değil, yapısından kaynaklanmaktadır. Burada belirtilmesi gereken husus hükümet ve devlet kavramlarının farklılığıdır. Devlet, belirli bir ülkede yaşayan insan topluluğunun, egemenlik ve bağımsızlık temelinde oluşturduğu siyasal örgütlenmedir.[2] Hükümet ise geçici grupların liderliğinde devleti yöneten bir kurumdur. Bu nedenle gelip geçici hükümetlerin yaptıkları hatalardan dolayı devleti küçültmeyi istemek, birazcıkta devlete haksızlık olmaktadır. Kaldı ki Türkiye toplumu paternalist bir toplumdur. Bu bize Osmanlı Devleti’nden kalan toplumsal bir gelenektir. Mustafa Kemal’in de 1931’de dediği gibi: “Halkımız yaradılıştan devletçidir ki, her türlü ihtiyacı devletten istemek için kendisinde bir hak görüyor.”
Bütün bunların yanında KİT’lerin bugünkü işleyişi ve kar-zarar tabloları incelendiğinde gerçektende özelleştirme taraftarlarını haklı çıkaracak veriler görürüz. Ama tek çözüm yolu özelleştirme mi? Yıllardan beri güncelliğini korumuş mali sorunlardan biri olan özelleştirme bu nedenle çalışmamızın konusu olmuş ve bu nedenle “tek çözüm yolu özelleştirme mi?” sorusuna yanıt aranmıştır.
Çalışmanın birinci bölümünde özelleştirmenin savunulmasının nedenleri direkt liberal kaynaklardan anlatılmıştır. İkinci bölümde özelleştirmeye devletçi bir bakış açısıyla, birinci bölümdeki nedenlere eleştirel yaklaşılmıştır. Üçüncü bölümde ise özelleştirmeye alternatif çözüm yolları, yapılması gerekeni yapan bir hükümetin olması varsayımından hareketle anlatılmıştır.
I. ÖZELLEŞTİRMENİN SAVUNULMASININ NEDENLERİ
Türkiye’de özelleştirme tartışmaları, diğer ülkelerdekinin aksine son yirmi yılda değil, dışa açık büyüme sürecine girdiği 1950’li yıllarda başlamıştır. Ancak devletçilik uygulamasına bir tepki olarak, 1950’li ve daha sonraki yıllarda kamu girişimlerinin uygun koşullarda özel girişime satılması bir hükümet politikası olsa da, 1980’li yılların ikinci yarısına dek herhangi bir özelleştirme uygulaması görülmemiş, aksine kamu ekonomik kuruluşları yaygınlaştırılmıştır. 24 Ocak kararlarının ülkeye getirdiği liberalizasyon süreci ile özelleştirme tartışmaları daha da artmış ve hatta 1980’li yılların ortalarında da özelleştirme uygulamaları başlamıştır. Bugüne dek gelen hükümetlerin, bünyelerindeki iktisadi olsun olmasın tüm kurumları işlerliğinden yoksun bırakması, bu kurumların özel sektöre devredilmesi fikirlerini haklı bir şekilde artırmıştır. Tabii ki KİT’lerin özelleşmesini savunan liberal kaynakların tek gerekçesi işlersizlik değildir. İşlersizlik sonucunda oluşan birçok olumsuz etki de KİT’lerin özel sektöre devredilmesinin nedeni olarak gösterilebilir. Bunlardan ilki KİT’lerin özel sektörün rekabetini önlediği düşüncesidir. Bu görüş kamu ekonomik kuruluşlarının tekelci/yarı tekelci bir piyasa ortamında çalıştıkları temeline dayandırılır. İkinci bir neden KİT’lerin gereksiz istihdam yarattığı düşüncesidir. KİT’lerin personel harcamalarının son on yılda memurlarda 25 kat, işçilerde ise 48 kat artması ve personel harcamalarının aynı on yıllık dönemdeki toplam artış oranının 40 kat olması bu görüşü kuvvetlendirmektedir.[3] Diğer bir neden KİT’lerin kaynakları etkin kullanmaması görüşüdür. Bu yaklaşıma göre mülkiyet yansız olamaz; yalnızca özel mülkiyet varsa, kaynaklar etkin kullanılır. Kamu mülkiyetinde etkin, hızlı ve verimli karar süreçleri işletilemez.[4] Özelleştirmenin savunulmasının nedenlerinden biri de KİT’lerin düşük verimle çalıştığı düşüncesidir. Bu görüş kamu ekonomik kuruluşlarının mal ve hizmetleri pahalı ürettiği gerekçesine dayandırılır. Sermaye sahipliğinin geniş toplum kesimlerine yaygınlaştırılması fikri de diğer bir neden olarak gösterilebilir. Bu yaklaşım gerek gelir dağılımına olumlu etkisiyle ekonomik, gerekse toplumsal yaşamın katılımcı-demokratik öğelerini güçlendirdiği için sosyal açıdan olumlu bulunmaktadır. Son neden ise, KİT’lerin özel sektöre satılmasıyla devletin mali yükünün azalacağı görüşüdür ki, bu görüş de kamu girişimlerinin zarar ettiği inancına dayanılarak savunulur.
Görüldüğü gibi KİT’lerin özelleştirilmesinin amacı, birbiriyle bağlantılı nedenlere dayandırılmıştır. Buna göre Türkiye’de özelleştirmenin başladığı 1986’dan 2001 yılına dek, toplam 6,9 milyar ABD dolarının üzerinde bir satış gerçekleştirilmiştir. Bu satışın yaklaşık %44’ü blok satış, %13’ü uluslar arası sunum, %21’i halka sunum, %10’u IMKB’de satış, %3’ü bedelli devir ve kalan %9’u tesis/varlık satışı biçiminde gerçekleştirilmiştir.[5]
II. ÖZELLEŞTİRMEYE DEVLETÇİ BAKIŞ AÇISI
Liberal kaynakların özelleştirmenin gerekliliğini ortaya koyan nedenlerine devletçi ekonomi kaynakları farklı yaklaşmaktadır. Bu nedenlere yapılan eleştirel yaklaşımları sırasıyla inceleyelim. İlk olarak, özelleştirmenin rekabeti artıracağı görüşüdür ki, bu görüş kamu ekonomik girişimlerinin tekelci/yarı tekelci piyasa ortamında çalıştıkları varsayımına dayanır. Kuşkusuz tekelci piyasa yapıları özel girişimler için de geçerlidir. Aslında, kamu girişimlerinin önemli bir bölümünün tekel niteliği ekonomi kuramında doğal tekel olarak adlandırılan durumlardan kaynaklanır. Özellikle kent suyu, telefon ve elektrik gibi alt yapı konularında geleneksel anlamda rekabetçi piyasa yapılarına ulaşma olanağı, en azından varolan teknik koşullarda oldukça sınırlıdır yada yoktur. Ek olarak bir noktanın daha altı çizilmelidir. Uluslar arası düzlemde rekabet edilebilmesi için, işletme büyüklüğü ve kullanılan teknoloji önemli değişkenlerdir. Gelişmekte olan bir ülkenin özel sermayeli girişimleri küçük ölçekli olduğundan, dış pazarlarda büyük kamu girişimleri etkinlik kazanabilir. İtalya ve Fransa’nın güçlü KİT’i bunun örnekleridir. Benzer biçimde, iç pazarın yabancı tekellere açılması sırasında yerli üretim temelinin yıkıma sürüklenmemesi isteniyorsa, KİT yerli Üretim güçlerini geliştirdiği ölçüde işlev görebilir.[6]
Özelleştirmeyi savunma nedenlerinden ikincisi, KİT’lerin gereksiz istihdam yarattığı düşüncesidir. Bu düşünce personel harcamalarının son on yılda 40 kat (memurlarda 25, işçilerde 48 kat) artmasına dayandırılmaktadır. Ancak burada aynı on yıldaki paranın satın alım gücünün düşmesi yani enflasyon oranı göz ardı edilmektedir. Burada önemli olan ücretlerdeki reel artıştır, nominal artış değil. Gerçek bir kıyaslama yapılacak olursa, personel harcamalarındaki bu artışın yurtiçi fiyatlarındaki artıştan az olduğu görülür. Ayrıca burada değerlendirilmesi gereken husus, personel giderlerinin üretim maliyeti içindeki payıdır. Bu oran 1/2’den 1/3’e kadar gerilemiştir ve bunda, reel ücretlerin hızla bastırılmasının rolü bulunmaktadır. Belirtilmesi gereken diğer bir konu da, bazı kaynakların söz konusu istihdamın fazla olmadığını savunmasıdır. Bu kaynaklara göre kamuda, belediyeler ve KİT’ler dahil çalışan sayısı, 20 milyonu aşkın işgücünün %12,5’ini oluşturmaktadır. Bu oran İngiltere’de %12, Fransa’da %16, İsveç ve Danimarka’da %31 olup, tüm OECD ülkeleri ortalaması ise %18’dir.[7] Bu karşılaştırmanın yerinde olması için işgücü verimliliğinin sorgulanması gerekir. İstanbul Sanayi Odası(İSO)’nın 500 büyük firma verilerine bakılırsa, çalışan başına brüt katma değer oluşumu, yani başka bir anlatımla işgücü verimliliği göstergesinin, dönem boyunca kamu ve özel sektörün büyük firmalarında başa baş gelişmiş olduğunu görürüz. Hatta 1994’ten sonra bir kırılmanın ortaya çıktığını ve KİT’lerdeki işgücü verimliliğinin özel sektördekine göre daha fazla olduğunu görürüz.[8]
|
|
Brüt Katma Değer/Çalışan (1997 sabit fiyatlarıyla milyar TL) |
||
|
TOPLAM |
ÖZEL |
KAMU |
|
|
1982 |
2,0 |
2,3 |
1,7 |
|
1983 |
1,4 |
2,0 |
0,9 |
|
1984 |
1,8 |
2,3 |
1,4 |
|
1985 |
1,8 |
2,3 |
1,5 |
|
1986 |
2,6 |
2,8 |
2,4 |
|
1987 |
3,0 |
3,3 |
2,7 |
|
1988 |
2,8 |
3,0 |
2,6 |
|
1989 |
2,9 |
3,1 |
2,8 |
|
1990 |
3,2 |
3,6 |
2,9 |
|
1991 |
3,5 |
4,3 |
2,9 |
|
1992 |
4,2 |
5,0 |
3,5 |
|
1993 |
5,0 |
5,9 |
4,1 |
|
1994 |
4,2 |
4,4 |
4,0 |
|
1995 |
5,0 |
5,2 |
4,9 |
|
1996 |
6,1 |
5,4 |
7,2 |
|
1997 |
6,5 |
5,8 |
7,7 |
Diğer bir özelleştirme nedeni de, kaynakların etkin kullanımının sağlanmasıdır. Mülkiyetin yansız olamayacağı, salt özel mülkiyetin olması durumunda kaynakların etkin kullanılacağı görüşüne dayanan bu düşünce sistemi, aslında öznel öğeleri nesnelleştirmektedir. Özel mülkiyet ve buna dayanan kar dürtüsü tümüyle öznel kavramlardır. Etkin ve verimli kaynak kullanımı gibi nesnel süreçlerin sadece bu öznel öğelere dayandırılması, kendi içinde tutarlı sayılmaz. Kişilerin yalnızca kendi mülkleri olan kaynakları etkin kullanacakları, başkalarının, burada kamu mülkü söz konusuysa aynı özeni göstermeyecekleri varsayımının, her zaman ve her yerde geçerli olduğu ve olacağı da ez azından tartışma götürür. Bir başka nokta da, özellikle gelişmiş ekonomilerde ortaklıkların pay sahipliğiyle profesyonel yöneticiler yıllardır ayrıdır; yada mülkiyet ile yönetimin ayrı ellerde olduğu da bilinen bir gerçektir. Profesyonel yönetici için, büyük ortaklığın sahibi yada sahiplerinin kimliği, etkin ve verimli çalışmanın temel belirleyicisi sayılamaz.[9] Kaldı ki burada, kamu mallarının hepimizin ortak malı olduğu bilincinin yerleşmesi gerektiği ortaya çıkmaktadır.
KİT’lerin düşük verimle çalıştığı düşüncesi de özelleştirmenin savunulduğu nedenlerden biridir ve bu nedenle kamu açıklarının sorumlusu olarak gösterilmişlerdir. Gerçekten de 1987 yılından beri bazı işletmeci KİT’lerin konsolide hesapları net olarak zarar vermiştir. Ancak bu, KİT’lerin sürüklendiği borç tuzağının bir sonucu olmuştur. KİT’lerin sahibi konumundaki Hazine, kendi kuruluşlarına yatırım ve sermaye artırımı olarak kaynak artırımına son vermiş; böylece KİT’leri iç ve dış piyasalardan borçlanmaya zorlamıştır. Sonuçta iç borçların faiz yükü ile dış borçların kur farkı, KİT’lerin yarattığı katma değerin büyük bölümünü süpürmüş, KİT’ler brüt anlamda karlı oldukları yıllarda da iç ve dış faiz ödemeleri sonunda net olarak zarar ettirilmiştir. Devletçi kaynaklara göre, özellikle 1984 sonrasında transferlerin ve dolaysız kredilerin bıçak gibi kesilmesi ve bunun sonucunda KİT’lerin yüksek maliyetleri de göze alarak borçlandırılması, hükümetlerin KİT’leri tasfiye etme politikalarının bir parçası olmuştur. Burada akıllara müthiş bir kısırdöngü düşmektedir: KİT’ler zararda olduğu için mi satılmak isteniyor, satılmak istendiği için mi zarar ettiriliyor?
Öte yandan yine İSO’nun 500 büyük firması içinde yer alan KİT’lerin sayısı son on yılda yarı yarıya azalmakla beraber, bunların 500 büyük firmanın toplam brüt katma değeri içindeki paylarının aynı dönem derecesini koruduğu görülmektedir. Tablodan izleneceği üzere, 1991-94 arasında 500 firmanın değeri içinde ortalama %45 ağırlığa sahip olan KİT’lerin bu payı 1995’te %40’a gerilemesine rağmen 1996-97’de yeniden %44 ortalamasına oturmuş bulunmaktadır. Bu veriler, bütün tasfiye çabalarına karşın KİT’lerin ekonominin öncü dev kuruluşları olmasının önlenemediğini göstermektedir.[10]
|
|
Toplam Brüt Katma Değer (Yüzde dağılım) |
||
|
TOPLAM |
ÖZEL |
KAMU |
|
|
1982 |
100,0 |
53,8 |
46,2 |
|
1983 |
100,0 |
60,9 |
39,1 |
|
1984 |
100,0 |
56,1 |
43,9 |
|
1985 |
100,0 |
51,7 |
48,3 |
|
1986 |
100,0 |
47,0 |
53,0 |
|
1987 |
100,0 |
49,9 |
50,1 |
|
1988 |
100,0 |
48,3 |
51,7 |
|
1989 |
100,0 |
48,0 |
52,0 |
|
1990 |
100,0 |
52,3 |
47,7 |
|
1991 |
100,0 |
52,2 |
44,8 |
|
1992 |
100,0 |
53,9 |
46,1 |
|
1993 |
100,0 |
57,4 |
42,6 |
|
1994 |
100,0 |
52,1 |
47,9 |
|
1995 |
100,0 |
59,9 |
40,1 |
|
1996 |
100,0 |
55,3 |
44,7 |
|
1997 |
100,0 |
56,6 |
43,4 |
Özelleştirmenin nedenleri arasında sermaye sahipliğinin geniş toplum kesimlerine yaygınlaştırılması fikri de bulunmaktadır. Liberal kaynaklar bu fikrin gelir bölüşümü açısından olumlu etkilerinin olacağını savunmaktadır. Ancak bu amaç veya öneri, uygulamada genellikle bir özlem düzeyinde kalmaktadır. Çünkü, gelir düzeyi düşük olan toplum kesimleri bu olanaktan yararlanamamakta; sermaye piyasasının gelişmediği ortamlarda halka satış etkin olarak yürütülememekte ve daha da önemlisi bu konularda gelişmiş ekonomilerde bile, belli bir süre sonra ortaklık paylarının belli ellerde toplanmasının önüne geçilememektedir. Örneğin İngiltere'de bile sınai mülkiyetin tabana yayılması amacının tam anlamıyla başarısız olduğu, pek çok ortaklık payının satıştan sonraki birkaç yıl, hatta ay içinde başlangıçtaki sayının beşte birine düştüğü görülmektedir.[11] Ayrıca bu yaklaşımın tersten ima ettiği ise, blok satışlar yoluyla servet dağılımındaki mevcut eşitsizliklerin büyütülmüş olacağıdır. Türkiye uygulamasının blok satış ağırlıklı olduğu bilindiğine göre, söylem kendi kendini mahkum etmiş olmamakta mıdır?
Özelleştirmenin savunulmasındaki son neden ise devletin mali yükünün azaltılması fikridir. Ancak bu görüş, kamu girişimlerinin zarar ettiklerini veri aldığı için doğruluk derecesi tartışmalıdır. Gerek ülkemizde, gerekse öbür ülkelerde pek çok kamu girişiminin karlılık ve verimlilik yönünden özel girişimlerden geri kalmadığı kanıtlanmaktadır.[12] Mesela 1997 yılında ilk üç büyük KİT'in -Tüpraş, Tekel ve TEAŞ- oluşturduğu katma değer 1117 trilyon iken, ilk üç büyük özel sektör kuruluşunun -Pilsa, Arçelik ve Ford Otomotiv- ürettiği katma değer sadece 160 trilyon TL düzeyinde kalmıştır.[13] Bunun yanı sıra, borçlanma gereği anlamındaki KİT açıkları, öne sürüldüğünün aksine, toplam kamu kesiminin borçlanma gereği içinde yüksek pay oluşturmamaktadır. KİT açıklarının, toplam kamu açıkları içindeki payı son yıllarda 1990 yılındaki %56,8 düzeyi dışında yarıyı hiç aşmamış ve giderek düşmüştür. Ayrıca Türkiye bütçesi, iç ve dış borç faiz ödemeleri bir kenara bırakıldığında açık vermemektedir. Bu durumda, özelleştirme gelirlerinin açık kapatmak için kullanılması, kamu kuruluşlarının özellikle iç ve dış borç faiziyle takas edilmesi anlamına gelmektedir. Ancak, tüm kamu kuruluşlarının satılması durumunda bile, bütçe açıklarının sadece üçte birinin kapatılabilmesinin mümkün olabildiği bilinmektedir.[14] Bu durum da özelleştirmenin bütçe açığına temel bir çözüm yolu olmadığını göstermektedir.
Liberal kaynaklar, getirisi olmayan KİT'lerin özelleştirilip, bunun sonucunda oluşacak olan özel sektörün vergilendirilmesiyle kamu gelirlerinin artırılabileceğini savunurlar. Ancak bunun mevcut koşullarda yararlı olmayacağı da bir gerçektir. Çünkü burada Türk Vergi Sistemi ve vergi kontrol mekanizmasının işlerliği devreye girmektedir ki, bu sistemlerin çürümüşlüğü tüm umutların vergilendirmeye bağlanmasının yetersiz bir çözüm yolu olduğunu ortaya koymaktadır. Kaldı ki, bu uygulamanın devreye girmesinin ardından gelecek olan bir hükümetin yapabileceği popülist politikalara bağlı olarak vergileri azaltması sonucunda, başka gelir kaynağı kalmadığından kamu açıklarının büyüyebileceği de ayrı bir olasıdır.
Ayrıca KİT'lerin vergi ödevlerini fazlasıyla yerine getirdiği de ayrı bir devletçi kaynak yorumudur. KİT'lerin vergi aracısı olarak ödediği vergiler de katıldığında bütçe vergi gelirlerine kıyasla %41 oranında bir vergi payına ulaşmaları, KİT'lerin kamu finansmanına katkılarının ne derece vazgeçilmez bir önem taşıdığını göstermektedir.[15]
|
Yıllar |
Konsolide Bütçe Vergi Hasılatı (1) |
KİT’lerin Vergi Yükümlüsü Olarak Ödediği Tutar (milyar TL)* (2) |
(2/1) % |
|
1991 |
78.643 |
26.058 |
33 |
|
1992 |
141.602 |
44.447 |
31 |
|
1993 |
264.273 |
70.250 |
27 |
|
1994 |
587.760 |
207.519 |
35 |
|
1995 |
1.084.351 |
368.845 |
34 |
|
1995 |
1.084.351 |
(441.753)** |
(41) |
* Kurumlar vergisi,gelir vergisi stopajı,KDV,akaryakıt tüketim vergisi,dış ticarette ödenen vergiler, fon kesintileri,diğer yükümlülükler
** Vergi aracısı olarak ödenen vergiler dahil
KİT'lerin uzun yıllar süren bir "özelleştirme kapsamına alınan kuruluş" muamelesi görmesi, bu durumdaki KİT'lerin genellikle tam bir yatırımsızlık sürecine sokulmaları ve buna bağlı olarak teşvik ve sübvansiyon kapsamının da dışında tutuluyor olmaları, onları daha da zor duruma sokmaktadır. Ayrıca 500 büyük firma içindeki KİT'lerin dolaylı vergilerin içinde paylarının artmasına rağmen teşvikler içindeki paylarının azalıyor olması da hükümetlerin -devletin değil- ayrı bir çelişkisidir.
Bütün bunların yanında özelleştirmeyi yöntemlerine göre değerlendirecek olursak, blok satışın, halka arzın ve borsada hisse senedi satışının bazı olumsuz etkilerini görebiliriz. Blok satışın ilk olumsuz etkisi servet ve gelir dağılımını bozmasıdır. İkincisi, yolsuzluğa ve organize suç örgütlerine prim vermesidir. Özellikle fondaki bankaların blok satışlarının, hükümetin düşmesine yol açması da bu iddiayı kuvvetlendirmektedir. Nitekim Rusya'da organize suç örgütlerinin, özelleştirmeden en büyük payı almasının nedenlerinden birisi de, blok satış yönteminin kullanılmasıdır.[16] Halka arz ve borsada hisse senedi satışı, sıkça başvurulan fakat pek de başarılı olmayan yöntemlerdir. Öncelikle KİT’ler gibi sahipsiz kuruluşların halka doğrudan yazılım veya borsada hisse senedi yolu ile satışı, yurttaşların bu işletmelerin geçmiş ve gelecek zararlarına ortak edilmesine yol açmıştır. Bu konuda ilk örnek PETKİM olmuş ve dolayısıyla halk özelleştirmeye karşı güvenini kaybetmiş ve devlet ile ortaklıktan kimsenin kar edemeyeceği anlayışı yerleşmiştir. Halkına KİT'lerin hisse senetlerini satmada zorlanan bir özelleştirme politikasının başarılı olması ihtimali çok azdır.[17]
III. ALTERNATİF ÇÖZÜM YOLLARI
Liberal ve devletçi kaynakların KİT ve özelleştirme konularına bakış açılarını değerlendirdikten sonra, özelleştirmeye alternatif olacak çözüm yollarını inceleyebiliriz. Bunu için, öncelikle KİT'lerin yapısal sorunları ortaya konmalı ve buna bağlı olarak, bu sorunların giderilmesi için yapılması gereken reformlar belirlenmelidir.
KİT'lerin en büyük yapısal sorunlarını şöyle özetleyebiliriz. Uygulamadaki ücret ve istihdam sisteminin yetersizliği nedeniyle pek çok yerde gereğinden fazla vasıfsız personel varken, ihtiyaç duyulan yerlerde personel sıkıntısı çekilmekte ve aranması gereken niteliklere sahip olmayan elemanlar nedeniyle verimli çalışma olanaksızlaşmaktadır. Planlama ve kontrol eksikliği sonucunda kapasite kullanımı başarısız olmaktadır. Mal ve hizmet üretiminde kullanılan teknolojinin de çoğunlukla yabancı ülkelerdeki yöndeş kuruluşlara kıyasla çok geri olması nedeniyle işletme verimi çok düşük olmaktadır. Politik nedenlerle üst düzeydeki yöneticilerin sık sık değişmelerine bağlı olarak istikrar söz konusu olmamaktadır. Örgüt içi haberleşme çok yavaş ve büyük ölçüde kırtasiye içermektedir.[18]
KİT'lerin yukarda sayılan yapısal sorunlarına getirilecek çözümler gerçekten büyük bir özveriyle uygulandığı takdirde, bu kamu teşebbüslerinin karlılık ve verimliliği söz konusu olacaktır. Bu çözüm önerileri şunlardır:
- KİT'ler ikili bir ayrıma tabi tutulmalı, temel mal ve hizmet üreten sosyal amaçlı kuruluşlar ve ticari esaslara göre faaliyet gösteren kuruluşlar olarak sınıflandırılmalı ve çalışma esasları buna göre düzenlenmelidir.[19]
- KİT'ler birer işletme olarak ele alınmalı, sorunlarına bu anlayışla yaklaşılmalı ve çözüm getirilmelidir.[20]
- Yöneticiler, kanunlarda belirlenen niteliklerde, kuruluşu tanıyan, münhasıran tayin edildiği göreviyle iştigal edecek, dinamik ve ihtisas sahibi kişiler arasından seçilmelidir. Yönetim kararlarına müdahaleler asgariye indirilmelidir. Yönetimde devamlılık sağlanmalı, sık sık yönetici değişikliğinden sakınılmalıdır. Yöneticiler, modern işletmeciliğin tüm kurallarını uygulayarak kuruluşta üretim, stok, eğitim, mali yönetim ve benzeri tüm ilkelerin yararına inanmalı ve işletmenin verimli faaliyet göstermesini sağlamalıdır.[21]
- KİT’ler fiyat düzeyi üzerindeki etkinlikleri dolayısıyla düzenleyici bir rol oynayabilmeleri ve halka daha ucuz mal ve hizmet sağlayabilmeleri için, faaliyetlerini özel sektörle rekabet koşulları içinde sürdürmelidir.[22]
- Politik çıkarlar bir kenara bırakılıp, toplumsal çıkarlar gözetilmeli ve kadrolaşma hareketlerinin önüne geçilerek,bunun sonucunda oluşan gizli işsizlik engellenmelidir.
- KİT’lerin iç ve dış borçlanma limitleri daraltılmalı, bu limitlere uyulduğunun yaptırımlı bir denetimi sağlanmalı ve böylece borç faiz yükü azaltılmalıdır.
- İşlerliğin sağlanabilmesi için sıkı bir otokontrol mekanizması oluşturulmalı ve sadece “olanı” değil, “olması gerekeni” de denetleyerek değerlendiren bir kontrol ünitesi oluşturulmalıdır.
SONUÇ
Çal