BİLİMİN ÖZERKLİĞİ

            Önce, geleceğin öğretim üyelerinin seçimini üniversitelerin elinden almaya çalışan hükümetin, daha sonraları üniversitelerin mali özerkliğini yok etme girişimleri, bilime açıktan savaş açtığının kanıtıdır. Peki gerçekten bilim insanları merkezden mi atanmalıdır? Üniversitelerin gelir kaynakları hükümetin tasarrufuna mı sunulmalıdır? Bilimde geriysek, tüm suç üniversitelerde ve rektörlerin şahıslarında mıdır? Bu sorulara yanıt bulmak, aynı zamanda hükümetin bilime bakışını da ortaya koymaktır.

            Hükümet, üniversitelerde araştırma görevliliğinin ciddiyetsizce ve ahbap-çavuş ilişkisiyle belirlendiği iddialarından yola çıkarak, merkezden yapılacak bir seçimle bu konuya çözüm getirilebileceği fikrini ortaya atmıştır. Hükümete yakın çevrelerin de ısrarla savunduğu, üniversitelere gelen kadroların sahiplerinin her zaman hazır olduğu ve adil olması açısından bu kadroların merkezden belirlenmesi ve atanmasıdır.

            Merkezden atama yöntemi üniversitelerin sadece öğretim yönünü göz önünde bulundurmakta ve bilim insanlarına, atanmış birer öğretmen muamelesi yapmaktadır. Eğer üniversitelere kuruluş amacı açısından bakarsak, usta-çırak ilişkisinin ne kadar önemli olduğunu görürüz. Bilimin özgürce ve hızla gelişmesi için bilim insanlarının asistanlarını kendilerinin seçmesi kadar doğal bir şey yoktur. Aristoteles’in Platon’un asistanı olmasına o zamanki hükümet karar vermemiştir herhalde! Merkezden atanmış bir asistan ile, birlikte çalışacağı profesörün “ayrı dünyaların insanı” olmalarının bilime ne kadar zarar vereceğini bir düşünün. Bir fen fakültesinde Evrim Teorisi’ne dayanarak çalışmalar yapan bir bilim insanının, merkezden adil(!) bir şekilde atanmış ve Darwin’e inanmayan bir asistanla nasıl çalışabileceğini düşünebiliriz? Yada bir iktisat fakültesinde, devlet müdahaleciliğini savunan bir üstadın özelleştirmeyi savunan bir çırakla birlikte nasıl akademik makale hazırlayacağına inanabiliriz? Her kurum (fakülte, enstitü ve belki üniversite bile) ayrı bir ekolü temsil etmelidir. Her ekol kendi içinde ve kendi belirlediği kişilerle tezlerini hazırlamalı ve bu yönde bilimsel çalışmalar yapmalıdır. Bu nedenle, bilim insanlarının asistanlarını kendi yetiştirdiği öğrencilerinden seçmesi doğaldır. Böyle bir durumu haksızlık olarak göstermek, belki de bilime haksızlıktır. Akademisyenlere, sadece kürsüde ders veren bir “hoca” mantığıyla bakan bu zihniyet, ya farkında olmadan yada bilinçli bir şekilde bilim insanlığının önemine balta vurmaktadır. Kısacası, bugünün çırağı-geleceğin bilim insanlarını üstatları belirlemelidir.

            Diğer bir konu da, üniversitelerin mali özerkliğinin elinden alınmaya çalışılmasıdır. Geçtiğimiz yıl sonunda üniversitelerin araştırma geliştirme fonlarından bütçede kalanlara el konmuştu. Önümüzdeki yıldan itibaren de üniversitelerin önce harç, sonra da döner sermaye gelirlerinin ortak bir havuzda toplanması ve bu kaynakların nerelere tahsis edileceğine hükümetin karar vermesi yönünde çalışmalar yapılmaktadır. “Parayı ben verdim, ben idare ederim” diyen bir zihniyet, akademik özerkliğin ne demek olduğunu bilmeyen bugünkü iktidarın zihniyetidir. Ali Sirmen’in dediği gibi, vatandaşın “ağır ol molla, sen kimin parasını kime veriyorsun ve sen hangi hakla kime karışıyorsun? Önce şunu bil: o parayı sen değil, ben veriyorum” demesi gerekmektedir. (Cumhuriyet,11 Ekim 2005) Açıktır ki, üniversitelerin sadece idari değil, mali özerkliği de yok edilmeye çalışılmaktadır.

            Üniversitelerin kalitesini sorgulayan iktidar, cevabı kendisinde aramalıdır. Israrla aralarına girmeye çalıştığı Avrupa Birliği’ndeki bir öğretim üyesinin aylık geliri, Türkiye’dekinin altı-yedi katıdır. AB’de bilim ve araştırmaya ayrılan kaynaklar, Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’nın yüzde 2’sini oluştururken Türkiye’de bu oran, binde 64’dür. Harvard Üniversitesi yılda 4-5 milyar dolar ödenek alırken Türkiye’deki 53 devlet üniversitesinin ödeneği 2 milyar dolardır.

            Üniversitelerle bu kadar uğraşılmasının altında cumhuriyetin kurduğu değerlerle mücadele vardır. İlahi inançlarla bilimin ayrı yürütülmesini hazmedemeyen mollalar, cumhuriyet aydınlanmasının ürünü olan üniversitelerimizin tavizsiz tutumunu kıramadıklarından, onu zayıflatmayı, yıpratmayı ve halkın gözünde küçük düşürmeyi tercih etmişlerdir. Üniversitelere kaynak yerine akıl veren mantık, ders kitaplarından Mustafa Kemal’in “10. Yıl Nutku”nu kaldıran mantıktır; yüksek lisans yapmış ilahiyat fakültesi mezunu öğretmenleri Kariyer Basamaklarında Yükselme Sınavı’ndan muaf tutan mantıktır; çağdaş, laik, demokrat okul yöneticilerini sindirmek için 1800 okul müdürünün görev yerini değiştiren mantıktır; en başta bakanın kendisi olmak üzere Milli Eğitim Bakanlığı’nı tarikatçı kadrolarla dolduran mantıktır. Bu nedenle, üniversitelerdeki kadroların haksız yerleşiminden bahseden iktidar ve iktidara yakın kesimler önce Milli Eğitim Bakanlığı’ndaki kadrolaşma ve dincileşmeye bakmalıdır.

            Bir ülkeyi ayakta tutan ne kadar kale varsa, hepsinin birer birer yok edildiği bir dönemden geçiyoruz. Üniversiteler bu kalelerden sadece biridir. Hükümet, yıkamadığı bu kaleyi, surlarını yıpratmak gibi etik olmayan bir yöntemle ele geçirmeye çalışmaktadır. Bu nedenle, üniversitelerin idari ve mali özerkliği yok edilmeye çalışılmaktadır. Ancak mollanın unuttuğu bir şey vardır: Bizler yaşadığımız sürece, Cumhuriyet ve Aydınlanma Devriminin yarattığı değerler de yaşayacaktır.

Cihan YÜKSEL
Ekim 2005
ADANA