AVRUPA BİRLİĞİ'NİN SOSYAL BOYUTU
Son zamanlarda sokaktaki insandan aristokrat kesime kadar, dünya gelişmelerine toz pembe bakan herkeste bir milli ruhsuzluk hakim olmaktadır. Ulusal varlığımızı batının eline teslim etmeye hazır olan bu zihniyet, seksen yıl önceki mandacılara çok benzemektedir. Ülkemizin çok ağır bir ekonomik bunalım içerisinde olduğu doğrudur. Fakat tek çözüm batıya sığınarak, onların her istediğini yapmak değildir. Böyle bir düşünce ancak, vatan kavramına arazi parçası gözüyle bakmaktır. Bu nedenle Avrupa'nın her dayatmasına kayıtsız kalarak, onu kabul etmek ulusal bütünlüğümüze zarar verecektir.
Konuyu daha güncel inceleyecek olursak, Kıbrıs sorunuyla başlayabiliriz. Avrupa Birliği'nin ileriki zamanlarda Kıbrıs Rum Kesimi'ni üyeliğe kabul etmesi, Türkiye ile ilişkilerinin bozulması anlamına gelecektir ki bu ne Türkiye'deki AB yandaşlarının hoşuna gidecektir, ne de Avrupa'daki Türkiye'yi sömürme yandaşlarının. Bu nedenle ülkemizde Kıbrıs sorununu Avrupa lehine çözmekten yana sesler yükselmektedir. Ama çok büyük bir yanılgı göz ardı edilmektedir. Avrupa Birliği, bizi üye olarak kabul etmek için sadece Kıbrıs konusunda vereceğimiz ödünü beklemiyor. Bugün, tarihte Kıbrıs'ı İngilizlere terk eden Osmanlılar gibi yapıp, Kıbrıs'ı terk etsek bile sorun çözülmeyecektir. Çünkü bu sefer de karşımıza Ege sorunu çıkacaktır. Yunanlılarla aramızdaki kıt'a sahanlığı sorununu onların isteği doğrultusunda çözsek bile, bu sefer Ermeni soykırımını tanımamızı isteyeceklerdir. Ve bu dayatmalar Kuzey Irak sorunu, insan hakları sorunu diye devam edecek, ama Türkiye asla Avrupa Birliği'ne kabul edilmeyecektir. Kaldı ki, bütün bu dayatmalar kabul edildiğinde, tarihte Yunanlıları savaşta yenmesine rağmen batının baskısı nedeniyle Girit'ten vazgeçen Osmanlılar gibi, hiçbir ulusal güvenliğimiz kalmayacaktır.
AVRUPA VE İNSAN HAKLARI
İnsan hakları konusuna gelince; Türkiye'de insan haklarının olup olmadığı ayrı bir tartışma konusudur. Ancak böyle bir sorun varsa, bu tamamen Türkiye'nin sorunudur. Eğer tam bağımsız bir ülkeysek, bu sorunu hiçbir dış baskıya maruz kalmadan, kendi içimizde demokratikleşme yoluna giderek çözebiliriz. Esas mesele, bize insan hakları ve demokrasi dersi vermeye kalkışanların yakın tarihteki tutumlarıdır. Tarih kitaplarını biraz karıştırırsak batılıların ne kadar insan haklarından yana olduğunu görürüz. Bunlara bir göz atalım: [1]
- 1930'lu yıllarda, Hindistan'daki tüm bağımsızlık yanlısı liderler İngilizler tarafından tutuklanmıştı. Amristar kentinde İngiliz kumandan, şehirdeki herkesin İngiliz bayrağı önünden diz üstünde geçmesini zorla başarmıştı. Ayrıca Gandi'nin meşhur barışçı eylemlerinden biri olan "denize yürüyüş eylemine" İngiliz askerleri ateş açarak, yüzlerce Hintliyi öldürmüştü. O zamanlar İngiltere'nin insan hakları neredeydi?
- Fransızlar, 1930'lu yıllarda Cezayir'de bağımsızlıkçı vaazlar veren Şeyh Ben Bedis'i tutuklamış ve camilerde vaaz verilmesini yasaklamıştı. 8 Mayıs 1945'te II. Dünya Savaşı'nın bitmesini kutlayan Cezayirlilerin üzerine, ülkelerinin bayraklarını açtıkları için Fransız askerleri tarafından ateş açılmıştı. Cezayirlilerin askerlere saldırması bahanesiyle, Fransız ordusu tüm Cezayir'de büyük bir katliama kalkıştı ve 45 bin sivil Cezayirli öldürüldü. 1962 yılında Cezayir bağımsızlığına kavuştuğunda 1,5 milyon insanını kaybetmişti. Bu rakam toplam nüfusunun %16,5'i idi. Ve o tarihe kadar hiçbir ulus böylesine bir insan kaybına maruz kalmamıştı. Ayrıca yine Fransa, Cezayir'i destekleyen Tunus'u cezalandırmak amacıyla 1958 yılında Sakied Sidi köyünü habersizce bombalayarak bine yakın sivili öldürdü. 1961 yılında Tunus, Birleşmiş Milletlere başvurarak ülkelerindeki tüm Fransız askeri üslerini boşalttırdı. Bizerte üssü hariç. Fransa da barışçı bir eylem olarak halkı bu üssün çevresinde toplanmaya çağırdı. Toplanan kalabalığı havadan bombalayarak 30 bin Tunusluyu öldürdü. O zamanlar Fransa'nın insan hakları neredeydi?
- Alman ordusu, 1941 sonbaharında Rusya'nın Harkov kentine girdiğinde, şehirde sadece 250 bin kişi kalmıştı. Ordu, Berlin'e sadece 150 bin kişiyi besleyebileceğini söyleyince, SS'ler 100 bin sivili topladı. Ellerine kazma kürek verdi ve şehir dışındaki bir tepenin yamacına götürerek büyük bir siper kazdırdı. Gün sonunda kazma kürekler toplandı ve siperi kazan 100 bin kişi makinalı tüfeklerle öldürüldü. Sonrada dozerlerle ölüler siperlere atıldı. O zamanlar Almanya'nın insan hakları neredeydi?
- İtalyanların 1911'de Trablusgarp'ı işgal edip, 20 yıl boyunca Libyalılara zulmetmesi, İspanya'nın 16.yy.'dan sonra Güney Amerika'da 20 milyon Kızılderili’yi öldürmesi (ki bu rakam o zamanki dünya nüfusunun %4'ü ediyordu) ve daha neler neler...
Bütün bunlar yaşanırken Avrupa'nın insan hakları nerelerdeydi? Neden konu Türkiye olunca akıllara insan hakları dersi vermek geliyor? Bu yaşananlar bize şöyle bir gerçek sunuyor: Avrupa'nın insan hakları, sadece kendi halkları için geçerlidir. Bunun en güzel ispatı, Türkiye'ye zarar veren yasa dışı grupların Avrupa merkezli olmasıdır. Türkiye'deki masum insanlara zarar veren ve Cumhuriyetimizin temelini sarsmaya çalışan terör örgütlerinin dernekleriyle dolup taşan Avrupa'nın mevcut bankalarında bu örgütlerin kara paraları yatmaktadır. Hiç kendinize şu soruyu sordunuz mu? Neden Avrupa'da, İspanya'ya karşı mücadele eden ETA'ya, İngiltere'ye karşı mücadele eden IRA’ ya, Yunanistan'ın 17 Kasım terör örgütüne aynı olanaklar sağlanmıyor? Çünkü bu gruplar, Avrupa halklarına zarar veriyor. Fakat Türkiye'ye zarar veren her türlü kurum veya kuruluş, yasal olan veya olmayan nedenlerle savunuluyor. Bütün bunları kasıtlı bir şekilde yapan Avrupa'nın Türkiye'ye insan hakları dersi vermesi, 21.yy'ın en komik ve bir o kadar da acı olan uluslararası olayıdır.
SEVR ANTLAŞMASI YENİDEN Mİ İMZALANIYOR?
Bilindiği gibi tarihte batılı devletler Sevr Antlaşmasını tasarlayarak Anadolu'ya sosyal, siyasal ve ekonomik açıdan hakim olmayı amaçlıyordu. Ancak o zamanki TBMM bu antlaşmayı tanımayarak, Lozan Görüşmeleriyle ülkemizin her açıdan bağımsız olduğunu tüm dünyaya ispatladı. Uygulamaya konamayan Sevr Antlaşmasının mali ve ekonomik hükümlerinin bir kısmı şöyleydi:[2]
"İtilaf Devletleri Türkiye'ye yardım için İngiliz, Fransız,İtalyan delegelerinden oluşan maliye komisyonu kuracaklar ve komisyonda danışman niteliğinde bir Türk komiseri bulunacaktır."
Meclisimizin mali ve ekonomik açıdan alacağı her türlü kararın bu komisyon tarafından onaylanması zorunluluğunu getiren maddelerin ardından şu maddeler gelmektedir:
" - Gümrük tarifesi için I. Dünya Savaşında kaldırılmış olan 1907 tarifesi (%8) yeniden yürürlüğe konulacaktır.
- Türkiye, İtilaf Devletleri gemilerine en az Türk gemileri kadar haklar tanıyacaktır. Yabancı postalar yeniden kurulacaktır."
Bu maddelerin, batılı devletlerin bugünkü dayatmalarına benzemesi acaba bir tesadüf müdür? Bu maddelerde istendiği gibi, bugün hiçbir mali ve ekonomik kararımızı batıdan bağımsız alamamaktayız. Telekom yabancılara satılsın diye bir düzenleme yaparak, iletişimi yabancı denetimine bırakmaktayız. Tek taraflı gümrük anlaşmalarıyla ulusal ekonomimize zarar vermekteyiz. Kamu maliyemizi yöneten yabancı komisyonlara danışmanlık etmesi için, ekonomimizi bir Türk komiserine teslim etmekteyiz. Bütün bunlar tarih bilgisiyle harmanlandığında, Sevr’in modernleştirilerek ve zekice yeniden karşımıza çıktığını görüyoruz.
TARİHTEN BİR KESİT...
Avrupa’nın bizimle olan hiçbir ekonomik ilişkisinde samimi olmadığının; ve her eyleminde, Sevr’e izin vermememiz ve Lozan’daki başarımızdan dolayı intikam almaya çalıştığının en güzel ispatı, gerçekten yaşanmış bir olayın altında saklıdır. Bu tarihi olayı Prof. Dr. Şerafettin Turan şöyle anlatmaktadır:
“... Görüşmelerin (Lozan) ilk döneminde kapitülasyonlar ve Osmanlı borçları konularını anlaşmazlıklar sürerken bir akşam Curzon (İngiliz delegesi), yanında ABD temsilcisi Chaild de varken İnönü’ye şunları söylemişti:
- Hiçbir dediğimizi makul olduğuna, haklı olduğuna bakmaksızın kabul etmiyorsunuz; hepsini reddediyorsunuz. En nihayet şu kanaate vardık ki, ne reddederseniz hepsini cebimize atıyoruz. Memleketiniz haraptır; imar etmeyecek misiniz? Bunun için paraya ihtiyacınız olacak. Parayı nereden bulacaksınız? Para bugün dünyada bir bende var, bir de yanımdakinde. Unutmayın ne reddederseniz hepsi cebimdedir... Para kimsede yok. Ancak biz verebiliriz... İhtiyaç sebebiyle yarın para istemek için karşımıza gelip diz çöktüğünüz zaman, bugün reddettiklerinizi cebimden birer birer çıkartıp size göstereceğiz!
İnönü ise tehdit kokan bu sözlere şöyle yanıt vermişti:
- Çok emekle bu neticeye varmışızdır. Şartlarımız milletimize göre haklıdır. Bunları behemehal alacağız. Biz bunları alalım; siz şimdi verin, sonra gelirsek istediğinizi yapın!”[3]
Bu olay İsmet İnönü’nün liderliğindeki Türkiye’nin dış borçlanmaya dayalı bir politika uygulamamsının en büyük sebeplerinden biri olmuştur. Fakat Lord Curzon’un Lozan’da cebine attıkları, bugün teker teker çıkıyor ve bize kabul ettiriliyor. Kısacası Avrupa, Lozan’daki büyük yenilginin intikamını alıyor.
Bütün bu veriler toplandığında ortaya şöyle bir gerçek çıkıyor: Tarih tekerrür ediyor!
Jeopolitik açıdan çok önemli olan Anadolu topraklarına yıllardır hakim olmak isteyen batılı devletler, geçmişte bu emellerine ulaşamamanın hırsıyla ve Türkiye ekonomisinin zor durumda olmasından istifade ederek, eski dayatmalarını yeniden karşımıza çıkarıyor. Ve bu dayatmaları, ülkemizi Avrupa Birliği adaylık kapısında bekleterek yapıyor. Şu gerçeği asla aklımızdan çıkarmamalıyız. Avrupa Birliği’ne girmemiz için gereken ekonomik şartlar kısa vadede gerçekleşmesi imkansız şartlardır. Sosyal şartlar ise bağımsızlığımızı zedeleyecek şartlardır. Bu nedenle teslimiyetçiliği bir kenara bırakıp, Avrupa Birliği’ne girme vaatlerine daha gerçekçi yaklaşarak, her şeyden önce ulusal çıkarlarımızı düşünmeliyiz. Ve geleceğe ışık tutması açısından tarihten yararlanarak, Lord Curzon’un “Asya’nın görünmez derinliğinde kaybolacaksınız” tehdidine karşılık İsmet Paşa’nın verdiği cevabı asla aklımızdan çıkarmamalıyız: “Memleketimi esarete mahkum eden bir belgeye imza koyamam!”
Cihan YÜKSEL
TEMMUZ 2002
ADANA