AVRUPA BİRLİĞİ SORUNU
Şu günlerde sıkça tartışılan Avrupa Birliği konusu, artık sadece, ideolojilerin çatışma ve propoganda konusu olmuş; ulusal çıkarlar göz ardı edilmeye başlamıştır. “AB’ye girelim mi, girmeyelim mi?” sorusuna yanıt vermek, belli bir görüşe bağlı olmaktan geçer olmuştur. Halbuki bu tartışmaya bir cevap vermek için Türkiye’nin çıkarlarını düşünmek yeterlidir. Küreselleşmenin kaçınılmaz olduğu günümüzde (daha doğrusu sömürgeleşmenin küreselleşme maskesi altına sığındığı günümüzde -ki bu ayrı bir tartışma konusudur-), ülkeler ekonomik, siyasal ve sosyal anlamda ortak hareket ederek çeşitli birlikler kurma ihtiyacı duymuşlardır. Avrupa Birliği de bu iktisadi birliklerden biridir. Bu çalışmada, önce AB hakkında kısa bir tanıtım yapılacak, ardından “Türkiye AB’ye girmeli mi, girmemeli mi?” sorusuna yanıt aranarak alternatif birlik kurma fikirleri değerlendirilecektir. Bu değerlendirmeler yapılırken, tamamen ülkemizin ulusal çıkarları göz önünde tutulacaktır.
Avrupa birliği, çeşitli Avrupa ülkelerinin tüm ekonomik ve sosyal politikalarının uyumlaştırılarak tek bir devlet gibi hareket etmesini sağlayan, yasama-yürütme ve yargı görevi yapan organlarla şekillendirilmiş bir kurumdur. Komisyonu, parlamentosu, bakanlar konseyi ve adalet divanı bulunan AB’de, üye ülkeler makro ekonomik politikalarında karar alırken yalnız hareket edememekte, birliğe bağlı olarak karar almaktadırlar. Avrupa ülkelerini böyle bir entegrasyona sürükleyen çeşitli nedenler vardır. Bunlardan ilki, Avrupa’nın II. Dünya Savaşı’ndan sonra dünyanın merkezi olma özelliğini yitirmesidir. Bu görevi o dönemlerde ABD ve Sovyetler Birliği üstlenmiştir. İşte böyle bir kutuplaşma ortamında üçüncü bir güç olma amacı ile birleşmeye gidilmiştir. İkinci neden, asırlarca savaşlara meydan olmuş Avrupa kıtasında savaşların yeniden başlamasını engelleyerek barış ortamı sağlamaktır. Üçüncü neden olarak işsizliğin engellenmesi, ekonomik gelişmenin hızlandırılması ve hayat standartlarının yükseltilmesi gibi ekonomik sebepler gösterilebilir.
Özellikle son zamanlarda parasal birliğin de sağlanarak, tek bir para birimi kullanımına başlanması, AB’yi büyük başarılara götürmüş ve hedefine ulaştırmıştır. Buraya kadar her şey güzel. Ancak sorun, Türkiye’nin Avrupa Birliği’nin neresinde olduğu konusudur. Eğer AB’ye girersek, hayat standardının artacağı, işsizliğin azalıp kamu açıklarının kapanacağı, kalitenin artacağı, kısacası bir Avrupalı gibi yaşanacağı (ki ezilmişliğin verdiği bir psikolojiyle bu hep özendirilmiştir) savunulmuş, bu nedenle de Türkiye’de AB’ye girme taraftarları hep daha fazla olmuştur. Ancak hiç kimse realist yaklaşarak, Avrupa’nın bizi hiçbir zaman Avrupalı görmediğini, koyduğu kriterleri kısa vadede Türkiye’nin asla aşamayacağını, aşsa dahi karşımıza engel olarak yeni kriterlerin çıkacağını, bu nedenle de adaylık kapısında bekleterek her istediklerini yaptırmaya çalıştıklarını düşünemiyor. Eğer bugün AB’ye girme taraftarı olanlar, gerçekten Avrupa’nın samimi olduğuna inanıyorlarsa, AB’ye adaylık sürecimizdeki tarihsel gelişmeleri iyi bilmiyorlar demektir. Çünkü AB’nin Türkiye ile yaptığı anlaşmalardaki tavırları, samimi olmadığının en büyük ispatıdır. Türkiye’nin adaylık sürecini incelersek konuyu daha iyi anlarız.
Türkiye ilk olarak Temmuz 1959’da bir ortaklık anlaşması imzalamak için, bugünkü AB’nin o zamanki karşılığı olan Avrupa Ekonomik Topluluğu’na (AET) başvuruda bulundu. Dört yıl süren görüşmeler 12 Eylül 1963’te Ankara Anlaşması ile sonuçlandı. Ankara Anlaşması, Türkiye ile AET arasında ileride tam üyeliği öngören bir “ortak üyelik” statüsü kurmuştu. Anlaşma 1 Aralık 1964 tarihinde yürürlüğe girdi.[1] Bu anlaşmaya göre Türkiye’nin topluluğa girebilmesi için üç aşama gerekiyordu. hazırlık aşaması, geçiş dönemi ve tam üyelik. Birinci aşama olan hazırlık döneminde, Türkiye ekonomisinin ilerideki olası gümrük birliğine hazırlanması amaçlanmıştır. Bu amaçla toplam 175 milyon dolar tutarında kredi sağlanmıştır. 23 Kasım 1970 tarihinde Katma Protokolün imzalanmasıyla, 1 Eylül 1971 tarihinden itibaren geçiş dönemi başlamıştır. İşte herkesin bilmesi gereken can alıcı noktalar bu geçiş dönemiyle birlikte başlamaktadır.
1) İmzalanan Katma Protokol kararlarına göre, Türkiye ile AET arsında ancak sanayi mallarını kapsayan bir gümrük birliği kurulacaktı. Yani sadece sanayi malları üzerindeki gümrük vergileri ve miktar kısıtlamaları kalkacaktı. Bu nedenle tarımsal ürünler, tekstil, kömür, çelik ve işlenmiş petrol ürünleri bu uygulamaların dışında kaldı. Gelişimini tamamlamamış bir tarım ülkesi için bu ağır bir darbeydi. Tekstil ve gıda ürünleri, Türkiye ihracatının temelini oluştururken, Avrupa’nın üretiminde öncü olduğu sadece sanayi mallarını kapsayan bir gümrük birliği Türkiye’yi daha da zor duruma sokmaktan başka bir şey değildi. Bu karşılıklı değil, resmen tek taraflı yapılmış bir anlaşmadır. Böyle bir durum ancak Avrupa’nın sanayileşmesini hızlandıracak, Türkiye’nin ise dış ticaret açığının büyümesine neden olacaktır. Bu, Avrupa’nın samimi olmadığının ilk kanıtıdır.
2) İkinci kanıt ise 1973 sonrası kendini göstermeye başlamıştır. AET, Akdeniz Politikası çerçevesinde bir kısım Akdeniz ülkelerine tarım ürünleri alanında oldukça ileri derecede ödünler tanırken, bir ortak üye olmasına karşın bunları Türkiye’ye tanımaktan çekinmiştir.
3) Katma Protokole göre 1 Aralık 1986 tarihinden itibaren Türk işçilerinin Topluluk ülkelerinde serbest dolaşım hakkı olduğu halde, Topluluk kendi ülkelerindeki işsizlik sorunlarını öne sürerek bu hakkı kullandırmamıştır.[2] Hükümleri uygulanmayacaksa, Katma Protokol neden imzalanmıştı?
4) Ayrıca AET, 1987 tarihinden itibaren tarım ürünlerine uygulanan gümrük vergileri kaldırıldığı halde, prelevman, asgari ithal fiyatı, referans fiyatı, fark giderici vergi ve ithalat takvimi gibi uygulamalarla korumacılığı sürdürmüştür. Yani yasal yollarla Türkiye’nin gelişmesini engelleyen her türlü yolu denemiştir.
5) Son kanıt ise 1997’de AB’nin Kıbrıs Rum Kesimi ile tam üyelik görüşmelerini başlatmasıdır. Bu tamamen yasal olmayan bir eylemdir. Çünkü Londra ve Zürich Anlaşmalarına göre, Kıbrıs, içinde Türkiye’nin tam üye olarak bulunmadığı hiçbir uluslar arası topluluğa katılamayacaktır.
Görüldüğü gibi Avrupa Birliği, Türkiye’ye zarar verecek her türlü eylemi ülkemizi adaylık kapısında tutarak gerçekleştirmiştir. AB’ye tam üyelik için hazırlık ve geçiş döneminde ekonomimizin düzelmesi gerekirken, yapılan samimiyet dışı uygulamalar, ekonomiyi daha da çıkmaza sokmuştur.
Adaylık sürecini anlatmaya devam edelim. Sonunda Türkiye-AB gümrük birliği 1 Ocak 1996’da resmen uygulamaya girdi. Yani Türkiye, AB’ye karşı sanayi malları ithalatında gümrük tarifelerini sıfıra indirdi ve üçüncü ülkelere AB’nin ortak gümrük tarifesini uygulamaya başladı. Böylece, tam üye olmadığı için AB’nin karar mekanizmasında bulunamamakla beraber birliğin aldığı kararları uygulamak zorunda kaldı. Bu durum ülkemizin ekonomik ve siyasal alanda ne kadar bağımsız olduğunu göstermektedir. Kaldı ki, tarifelerin kaldırılması dış ticaret açığıyla birlikte, Hazineyi bir vergi kaybına uğratarak kamu açığının artmasına neden olmaktadır. Yapılan tahminler, Hazinenin uğradığı vergi kaybının yaklaşık olarak AB’den sağlanacak toplu dış yardım tutarına eşit olduğunu göstermiştir.[3]
Ayrıca, AB ile gümrük birliği anlaşmasının yapılması, ihracatımızda beklendiği gibi bir artışa yol açmamıştır. Hatta tersine, 1995’te toplam ihracatımızda AB’nin payı %51,2 iken, 1996’da %49,7’ye, 1997’de %46,6’ya düşmüştür. Bununla birlikte ithalatımızda AB payı 1995’te %47,2 iken, 1996’da %53’e, 1997’de %54’e yükselmiştir. Yani, AB ile uygulanan gümrük birliği, ihracatı artırmaktan çok ithalatı özendirmiştir. Bu da dış ticaret açığının oluşmasına yol açmıştır.
Bütün bu tarihsel süreci izleyen rasyonel bir birey, AB’nin Türkiye’yi asla tam üye olarak kabul etmeyeceğini, adaylık kapısında bekleterek uyguladığı sosyal, siyasal ve ekonomik baskılarla ülkemizi sömürdüğünü çok kolay anlar. Peki, AB olmayacaksa Türkiye nasıl bir entegrasyon yoluna gitmelidir? Bu sorunun cevabı bölge merkezli dış politikadan geçer. Türkiye mazlumlar dünyasına aittir. AB ise, gelişmiş kapitalist ülkelerin oluşturduğu bir devlettir. Eğer bir Avrupa ülkesi olarak kabul edilmiyorsak, doğu ticaretini geliştirecek bir birliğin öncülüğünü yapabiliriz. Türkiye bunu başarabilecek kapasiteye ve jeopolitik öneme sahiptir. Irak, Suriye gibi komşu ülkelerimizle, Türki Cumhuriyetlerle, Hindistan, Pakistan, Çin ve Rusya gibi ülkelerle büyük bir doğu birliği oluşturularak, AB’ye alternatif oluşturulabilir. Bu ülkeler, batılı emperyalist ülkelerin sömürgeleşme hareketinden hep zarar görmüş ülkelerdir. Aynı zamanda söz konusu ülkeler zengin petrol yataklarına sahip, bunun yanı sıra Türkiye’nin yoğun ürettiği ürünlere ihtiyacı olan ülkelerdir. Bütün bu ortak çıkarlar doğrultusunda, Türkiye'nin öncülüğünde kurulacak bir doğu birliği, Türkiye'nin pazarını genişletecek ve ülkemizin ekonomik açıdan hiçbir batılı devlete muhtaç kalmadan bağımsız hareket etmesini sağlayacaktır. Kendi iç işlerinde bağımsız, dış işlerinde ise ortak çıkarları doğrultusunda hareket edecek ülkelerin kuracağı bu birlikte Türkiye büyük bir öneme sahip olacaktır. Ayrıca unutulmamalıdır ki, Irak pazarı Türkiye için çok önemlidir. Eğer elimizi çabuk tutmazsak, bu pazarın ihtiyacı İran, Mısır ve diğer ülkeler tarafından karşılanacaktır.
Eğer ülkemizin gelişmiş ülkelere yetişmesini istiyorsak, bunu gelişmiş ülkelerin sömürgesi olarak değil; ulusal devleti ve ulusal piyasayı koruyup, yerli sermayeyi ve üreticiyi geliştirerek sağlayabiliriz. Bu fikir, tamamen Genç Endüstri Tezine (Bebek Sanayi Argümanına) dayanarak savunulabilir. Bu teze göre, gelişmekte olan ülkeler optimum üretim düzeyine ulaşıncaya kadar gümrük tarifeleriyle korunmalıdırlar. Çünkü bir ülkeye işlenmiş ürün satan yabancı ülkeler, pazar paylarının azalmaması için, söz konusu ülkede bu malların üretilmesini uygun bulmazlar. Bu nedenle, genç endüstriyi baltalamak için ellerinden geleni yaparlar. İşte ülkemiz bu nedenle sanayileşmiş batılı ülkelerle işbirliği içerisine girdiği sürece baltalanacak ve zarar görecektir. Halbuki Genç Endüstri Tezine dayanarak, karşılaştırmalı üstünlüğe sahip olana kadar batılı sanayileşmiş devletlere karşı korunabilir ve bizim gibi gelişmekte olan ülkelerle de (karşılaştırmalı üstünlüğe sahip olduğumuz için) ticari işbirliği içerisine girebiliriz.
Bulunduğumuz ekonomik kriz ortamından aldığı cesaret sonucu Türkiye’ye istediği dayatmayı yapabileceğini düşünen AB, Kıbrıs sorunu çözülse dahi, bu sefer Ege sorununu, Kuzey Irak sorununu, Ermeni sorununu gündeme getirecektir. Bu sorunlarda Türkiye aleyhine olabilecek gelişmeler, Sevr Antlaşması’nın yeniden hayata geçirilmesinden başka bir şey olamaz. Halbuki, yıllar önceki ulusal hükümetimiz Sevr'i yırtıp atmış, buna tepki olarak Lozan'la tüm dünyaya her bakımdan bağımsız olduğumuzu ispatlamıştır. Belki de Avrupa'nın üzerimizdeki dayatmalarının altında yatan sebep budur: Tarihten intikam almak.
Türkiye batı için önemlidir. Batılılar, ulusal bağımsızlıktan ödün vermeyen Kemalist Türkiye'yi etki altına almak için, başarılı olamadıkları siyasi ve askeri yöntemler yerine ekonomiyi kullanmışlardır. Atatürk döneminde bunda da başarılı olamamışlardır. Ancak özellikle 1945'ten sonra bu yönde önemli başarılar elde etmişlerdir. Elli yıllık bir süreçten sonra 20. yüzyılın sonuna gelindiğinde Türkiye artık, ekonomik kalkınma, savunma, maliye, milli eğitim, sosyal güvenlik konularında ulusal politikalar yürütemez hale gelmiştir.[4]
Ancak, hiçbir şey için geç kalınmış değildir. Kurtuluş savaşımızın başlarındaki gibi, Türkiye'nin bütün imkanlarını seferber edecek bir hükümet kurularak, ulusal ekonomimiz gelişmiş ülke düzeyine çıkarılabilir. Bu tamamen yerli sermayeyi ve üreticiyi koruyarak, bizi sömürmeye çalışan batılı devletlerle olan ilişkilerimizin kesilmesiyle mümkündür. Unutmamalıyız ki, emperyalizm için en sakıncalı şey, sömürdüğü ülke halklarının ulusal bilince ulaşmalarıdır.[5] Kısacası, Türkiye Avrupa Birliği aday üyeliğinden çekilmeli, Gümrük Birliği Anlaşmasını feshetmeli ve bölge merkezli dış politika uygulayarak ulusal çıkarlarımızı gözetmelidir. Ve bunu yapmak için düşman ordularının yeniden İzmir'e çıkmasını veya İstanbul'un yeniden işgal edilmesini beklememelidir. Çünkü AB’ye girmek, Sevr Antlaşmasını kabul etmekten geçer. Bu nedenle yazıyı Mustafa Kemal'in bir sözüyle bitirmek yerinde olacaktır: "Mazlum milletler uyanacak ve emperyalizm mahv ve nabut olacaktır.”
Cihan YÜKSEL
TEMMUZ 2002
ADANA
[1] Halil Seyidoğlu, Uluslar arası İktisat, Güzem Yayınevi, 14. Baskı, İstanbul 2001, s.267
[2] Halil Seyidoğlu, a.g.e., s.272.
[3] Halil Seyidoğlu, a.g.e., s.277.
[4] Metin Aydoğan, Bitmeyen Oyun-Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler,Otopsi Yay., 7. basım, s.74
[5] Vural Savaş, Militan Atatürkçülük, Bilgi Yayınevi, Ankara 2001, s.30