ALTERNATİF TÜRKİYE MODELİ

        Şubat krizinden sonra ekonomi yöneticilerinden en çok duyduğumuz söz “Kriz üç ayda geçer” oldu. Aradan bir yıl geçti, hala değişen bir şey yok. İşin ilginç yanı, sorun devam ettiği halde, yeni çözüm önerileri de yok. Aynı politikalar devam etmekte ve iyimser tablolar çizilmekte. Örneğin 2000 Eylül’ünde, IMF’nin yetkili Ankara temsilcisi olarak atadığı Carlo Cottarelli, IMF’nin onayıyla uygulanan programın çok iyi gittiğini beyan etti. Ama birkaç ay sonra program bütünüyle çöktü. Merkez Bankası eski başkanı Gazi Erçel, “Katiyen para değeri düşmeyecek” dedi. Ertesi gün dalgalı kura geçilerek derin bir devalüasyon yapıldı. Kendisi de görevden alındı. Fakültemizdeki makro ekonomi ders kitabının yazarı, IMF yöneticilerinden Fisher, “Ayın sonunda doların yükselmesi duracak” dedi. Ay sonunda dolar yükselerek en yüksek değerini buldu. Kemal Derviş, 2001 yılı ilk çeyreği ile kısmen 2002 yılında fiyat düzeyindeki yükselmenin duracağını söyledi. Şimdi kendisi bile tahmininde yanıldığının farkında, enflasyonun durması için 2002 yılının sonunu gösteriyor. Kısacası, ekonomi yönetimindeki kişiler “Kriz geçecek” diyorlar ama bunlara inanmamamız için ellerinden geleni de yapıyorlar.

        Neler mi yapıyorlar? Özel kesim firmalarının kredi borçlarını yıllara yayarak banka sisteminin kaynaklarını baltalıyorlar. Banka sistemine ek hazine yardımlarını arttırarak, zaten zor durumda olan Hazine dengesini daha da bozuyorlar. Borcu borçla kapatma yolunu deneyerek, IMF gibi dış kaynakların iç ekonomimize karışmasına müsaade ediyorlar. Bu da yetmiyormuş gibi, bu dış kaynakların isteği üzerine ülkemizde üretilmesi mümkün mal ve hizmetleri dışarıdan sağlayarak, şeker ve tütün yasası gibi, ülke üretimine zarar veriyorlar.

        IMF’ye bağımlı olan ülkelerin ne durumlara geldiğini bütün dünya izledi. Arjantin modelini ele alalım. Ülke ekonomisinin çökmesinde baş aktör olan IMF, geçen yılın Mart ayında ekonominin başına Domingo Cavallo’yu gönderdi. Ancak Cavallo, ekonomiyi bir ödemeler krizine sürüklemekten başka bir şey yapmadı. Böylece Arjantin’in kaderini belirledi. Batının tüm ekonomistleri, Arjantin’de çökenin, ABD modeli olduğu konusunda birleşiyor. Doğa yasası gereği, insanlar sorunların çözülmediğini görünce yeni çözüm önerileri ararlar. Arjantin de öyle yaptı. Yeni devlet başkanı Eduardo Duhalde, son on yıllık ekonomik modeli eleştirerek, yeni politikalarını açıkladı. Buna göre; döviz hareketi kontrol altına alınacak, rant ekonomisine izin verilmeyecek ve küçük tasarruf sahipleri korunacak, yerli malın korunması için de gümrük duvarları yükseltilecek. Darısı bizim başımıza! Bu arada, bu kadar ekonomik soruna rağmen, Bush’un Arjantin’in devletçi ekonomi değil, serbest piyasa ekonomisi uygulamasını istemesi ABD’nin ve dolayısıyla IMF’nin ne kadar samimi olduğunu göstermektedir.

        Tekrar ülkemize dönelim. Nedendir bilinmez, gerekli doğa yasası bir türlü ülkemizde görülmedi. Yani bir türlü yeni çözüm yolları bulunamadı. Hatta tersine, durumu daha da zorlaştıracak uygulamalara gidilerek ülkede üretim engellendi. Ege Çiftçiler Derneği Başkanı Hulusi Tanman’ın kendi sözleri olayı özetler nitelikte: “Pamuk, ABD’nin belkemiğidir. 2001 yılında ABD’nin elinde 2 milyon balya pamuk fazlası var. Bunun için, bize ‘pamuk ekme’ diyor. Kendi üreticisine 35 cent prim veriyor. ABD üreticisi, mazotu benim aldığım fiyatın üçte birine, gübreyi bizdekinin yarı fiyatına alıyor. İlaç, çok çok daha ucuz. Çiftçinize her türlü desteği kaldırın, bütün girdilere zam yapın. Bu şartlar altında ABD çiftçisiyle rekabet etme şansım yok. Sonuç olarak da ABD’den borç para alırız, pamuğu, buğdayı, tütünü, şekeri ithal eder ve borçlanırız.” Ne kadar acı, öyle değil mi? Halbuki ülkemiz büyük bir üretim potansiyeli. Ama biz hala paradan para kazanma derdindeyiz.

        Ama ekonomi yöneticilerini sadece eleştirmek de yanlıştır. Eğer eleştiriyorsak, yeni çözüm önerileri de sunmalıyız. Yok diyen yanılır, değişik çözüm önerileri var. Önemli olan, bugüne kadar uygulanan yöntemlerin işe yaramadığını göz önünde bulundurarak, yeni yöntemleri değerlendirmek. Belki marjinal çözüm önerileri olacak ama demokrasinin getirdiği çok sesliliğin de bir parçası olacaktır. Mesela;

      a) Kambiyo denetimi sağlanabilir:

      Merkez Bankası uzmanlarının yaptıkları hesaplara göre, Nisan 2001 başlarında Türkiye’de yastık altındaki döviz tutarı, toplam 48 milyar dolardı. Buna karşılık aynı tarihte emisyondaki Türk Lirası, 3.8 katrilyon TL idi. Bunun 360 trilyonu banka kasalarında olduğuna göre, piyasada 3 milyar dolarla eşdeğer TL bulunuyordu. Yani iç pazarda bulunan paranın %94’ü yabancı para, ancak %6’sı TL idi. Döviz mevduat hesapları da katılırsa, bugün Türkiye’deki yabancı para, 100 milyar doların üstündedir. Bu dövizin iç piyasada dolaşımı yasaklanarak, ulusal piyasada Türk Lirası’nın rakipsiz dolaşımı sağlanabilir. Herkes cebindeki, kasasındaki, yastığının altındaki dövizi bankalara getirerek, rayiç bedel üzerinden Türk Lirası ile değiştirebilir. Böylece 1 dolara 1 litre benin alan kişi, doların karşılığı olan Türk Lirasıyla yine 1 litre benzin alabilir. Piyasadaki 48 milyar doların karşılığı Türk Lirası, devletin Banknot Matbaasında basılabilir. Bu uygulamayla piyasadaki paranın miktarı değil, cinsi değiştirilmiş olur. Kısacası, dövizler toplanarak, çarşıya eşdeğer miktarda Türk Lirası sürülerek piyasadaki para millileştirilmiş olur. Böylece 48 milyar dolar tutarındaki döviz, Merkez Bankası kasasında toplanabilir. Döviz mevduat hesaplarındaki 57 milyar dolar da eklendiği zaman, Türkiye’de yaklaşık 100 milyar dolar bulunmaktadır. Bu rakamlar, çeşitli ekonomi kuruluşlarının başkanları tarafından da doğrulanmıştır. Yastık altında 100 milyar dolar civarında bulunduğunu TOBB Eski Başkanı Fuat Miras, ITO Başkanı Mehmet Yıldırım ve İstanbul Serbest Muhasebeci ve Mali Müşavirler Odası Başkanı Yahya Arıkan’da açıklamışlardır. (Milliyet, 24 Nisan 2001 ve Cumhuriyet, 27 Nisan 2001)

      b) Vadesi gelen iç borçlar on yıl takside bağlanabilir:

      Bankaların hortumlanmasının getirdiği 20 milyar dolarlık ek yükle birlikte devletin iç borçları 65 milyar dolara ulaşmış bulunuyor. Bu borcun büyük bir kısmı sanayi ve ticaretle uğraşması gerekirken tefecilikle uğraşan büyük holdinglerdir. Bu holdinglerin bilançolarına bakarsanız, sanayi ve ticaret karının çok az ama faiz gelirlerinin olağanüstü oranlarda olduğunu görürsünüz. Toplanan vergiler, tefecilerimize olan borçları ve faizlerini ödemeye yetmiyor. Böylece kamu hizmetleri ve yatırımlar durmuş oluyor. Bu nedenle iç borçların vadesi geldikçe on yıl takside bağlanacak bir kararname çıkarılabilir. Ancak böyle bir uygulamada, iç borçların tasfiyesinde, dar ve orta gelirli bono ve tahvil sahiplerinin alacaklarını zamanında ödeyen bir düzenleme yapılmalıdır. Bu uygulamayla devlet bütçesinin sırtındaki büyük yük kalkabilir, böylece kamu hizmetinin ve yatırımların önü açılabilir.

      c) Türkiye’de yeterince üretilebilecek malların dış alımına son verilebilir:

      Türkiye son beş yılda yaptığı ithalatla, tarım ve hayvancılık ürünlerine yaklaşık 10 milyar dolar, gıda ürünleri ve içeceğe yaklaşık 10 milyar dolar, tekstil ürünlerine yaklaşık 10 milyar dolar, taşıta 19 milyar dolar, cep telefonu dahil elektronik cihazlara 22.4 milyar dolar ödemiştir. (Bkz, TC. Merkez Bankası Yıllık Rapor 1999, Ankara 2000, s.242 ve Dünya Gazetesi, 21 Temmuz 2001). Torbalı’daki Marlboro fabrikası, Türk tütününü bile Yunanistan’dan almaya başlamıştır. Tire’de yeni bir yabancı sigara fabrikası kuruluyor. İngilizler İzmir’de kendi çaylarını işleyecek bir fabrika açacaklar. Pamuk, pamuk ipliği, makarnalık buğday, pirinç, şeker, sıvı yağ, fasulye, mercimek, nohut hatta zeytinyağı gibi geleneksel tarım ürünlerimizi bile artık dışardan alıyoruz. Gümrüklerimizin sıfırlanması ve yerli üretimi baltalama politikalarının sonucu olarak düne kadar ülkemizde ürettiğimiz birçok sanayi ürünü de dışardan geliyor. Türkiye’de halkın ihtiyaçlarına yetecek miktarda üretilebilecek malların dış alımına son verecek bir kararname çıkarılarak yerli sanayi ve tarım üreticisi desteklenebilir. Ayrıca lüks malların dış alımına ağır gümrükler konabilir. Böylece ithalatta gerçekleştirilecek tasarruf, yılda 25 milyar dolar civarındadır.

      d) Nereden Buldun Kanunu çıkarılabilir:

      Hükümet, çıkaracağı bir kanunla, milletin hazinesinden gasp edilen kaynakları, tekrar milletin hazinesine koyabilir. Bu kanunun uygulanması yoluyla, en başta uyuşturucu, silah ve nükleer madde kaçakçılığından elde edilen mafya sermayesine, kara ve kirli paraya, yasa dışı yollardan yığılan servetlere, hortumlama, yolsuzluk ve rüşvetle oluşturulan zenginliklere el konarak, bu kaynaklar halkın refahına hizmet edecek olan kamu kaynaklarına dönüştürülebilir. Buna göre, böyle bir kanun yoluyla 200 milyar dolar civarında bir kaynak sağlanabilir.

    e) Büyük gelir sahiplerinden kademeli olarak daha büyük oranda vergi alan köktenci ve adil bir vergi reformu yapılabilir. Servet vergisi geliştirilip vergi kaçağına köktenci önlemlerle son verilebilir.

     f) Avrupa Birliği ve IMF gibi kurumların dayatmaları reddedilerek, zamanında yırtıp atılan Sevr Antlaşması’nın bugün tekrar uygulanması engellenebilir.

    g) Kamulaştırma yoluna gidilebilir. Varolan KİT’leri satmak yerine, verimli hale getirmek için kaynak ayrılarak, gerekli reformlar yapılabilir.

    h) Uluslararası mali kuruluşlardan bağımsız ve ulusal ekonominin hizmetinde olan, güçlü bir Merkez Bankası örgütlenerek, ulusal para politikasını çökertmeye yönelik dış girişimler engellenebilir.

        Ve daha nice devletçi uygulamalar yapılabilir.

        Türkiye bugün ekonomik açıdan zor günler yaşıyor. Bu zorluklar sosyal patlamalara da yol açabilir. Bu nedenle, gerekirse olağanüstü uygulamalara gidilerek, önerdiğim devletçi ekonomi yerine getirilebilir. Bunun için Türkiye’nin yeterince kaynağı vardır. Önemli olan bunun nasıl kullanılacağının bilinmesidir. Seksen yıl önceki en büyük krizden nasıl kurtulduğumuzu, dünyanın o zamanki en büyük güçlerine meydan okuyup yepyeni bir ülke kurarak gördük. Bugünkü koşullar, bizi yeniden tarihimizi hatırlamaya ve yeni çözüm önerileri keşfetmeye zorluyor. Derinleşen krizden, yine Anadolu insanının ve Türk Lirası’nın zaferiyle çıkacağımız kesindir. Türkiye’nin bunu başaracak insan potansiyeli, maddi kaynağı ve tarihsel birikimi vardır. Yeter ki inanalım.

 

Cihan YÜKSEL
ŞUBAT-MART 2002

ADANA