17 ARALIK ÜZERİNE…

            17 Aralık görüşmeleri için çok şey söylendi, yazıldı, çizildi. Kimilerine göre Tayyip Erdoğan Avrupalı liderlerin isteklerine göğüs germiş ve iyi bir devlet adamlığı sınavı vermiştir. Türkiye bu yolla her alanda Avrupa standartlarına uyum sağlayarak on beş yılda üyeliğe hazır hale gelecektir. Türkiye, Amerika’nın Ortadoğu projelerine hizmet etmeyecektir. Kimilerine göre ise, Türkiye kesin üyelik tarihi almamıştır ve bu süreçte her isteneni verdiği halde tam üye olamayabilir. Ankara Antlaşması’nın AB’ye yeni katılan on ülkeyle imzalanması Kıbrıs’ı tanımak anlamına gelir… vs.

            Tartışmalar yapıladursun, ülkede çoktan bayram havası yaşandı; kutlamalar-tebrikler milli bayram havasında tüketildi. Başbakanı karşılayan mutlu insanların ağzında Ayten Alpman’ın söylediği “Memleketim” şarkısı vardı. Ne ilginçtir ki 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nı kutlayanları coşkulandıran bu şarkı, bugün AB’ye girmek adına Kıbrıs’ı verirken tekrar söyleniyor.

            Peki neydi insanları bu kadar körleştiren, yanlış amaçlara yönlendirerek ulusal çıkarlara duyarsızlaştıran? Eleştiri getirilebilecek ilk ve de klasik nokta belli: Medya! Kesin olan bir gerçek vardır ki, o da piyasaya hakim medyanın hükümet politikalarında taraflı olması ve AB tartışmalarında ciddi argümanlara sahip muhalif bilim adamı ve yazarlara söz hakkı vermemesidir. Örneğin 18 Aralık 2004 tarihli büyük sermayeli bir gazetenin manşeti: “Türkiye, uzun ince yolda tarihinin en önemli eşiğini aştı. Ve Avrupa Birliği kapıları açıldı. BİZ DE VARIZ.” Önceden garanti edilemeyecek, açık uçlu bir müzakere süreci için tarih alınması ve bu sürecin ulusal çıkarlarımıza aykırı birtakım koşullara bağlanması, “BİZ DE VARIZ” denerek çarpıtılıp manşetlerle insanların beynine kazılıyorsa, burada yanlış giden bir şey var demektir. Hele de aynı gazetenin ilk sayfasında Erdoğan’ın fotoğrafı AB bayrağıyla bütünleştirilip üstüne “Başarının Mimarı” diye yazılıyorsa, durum çok vahim demektir. Ayrıca Kuvayı Milliye Destanı’nı yazmış vatan şairi Nazım Hikmet’in “Güzel günler göreceğiz çocuklar, / Güneşli günler göreceğiz” mısralarını da bu sayfayı süslerken kullanmaları ayrı bir traji-komik durumdur. Basın ile iktidar arasında bir mesafe olmalıdır, basın objektif olmalıdır.

            Bu kadar tartışılan ve bayram havası yaratan 17 Aralık zirvesinin iç yüzüne gelince… Durumu yabancı basından, sol eğilimli Elefterotipia gazetesinden Sifis Polimilis çok güzel özetlemiş: “Türk, Yunan ve Kıbrıs’taki liderler bayram yapıyorlar, bunun mantıklı tek bir açıklaması olabilir. Sonuçlar o kadar muğlak, o kadar belirsiz ki, her biri bu sonuçları istediği gibi yorumluyor ve işlerine geldiği gibi ülke haklarına sunuyor.”

            17 Aralık zirvesinin gerçek yüzü, hükümetin taleplerinden sadece 1’inin dikkate alınması ve 3 Ekim 2005’te başlaması Kıbrıs koşuluna bağlanan ucu açık bir müzakere tarihidir. Yani hükümet, AB’den koşulsuz ve tam üyelik amaçlı tarih alma hedefine ulaşamamıştır. Hükümetin 11 talebi ve AB’nin tutumu şöyledir:[1]

  1. Hükümet, 17 Aralık karar taslağının 17. paragrafına, müzakere kararının daha sonraya bırakılabileceğini ima ettiği için karşı çıktı. Paragraf değiştirilmese de müzakere kararı başka zirveye bırakılmadı.
  2. Karar taslağının 18. paragrafında, Türkiye’nin “Avrupa değerler Topluluğuna” katılması amacından söz edilmesine, tam üyelik hedefini sulandırdığı için itiraz edildi. Türkiye’nin üye olmasa da Avrupa yapılarına güçlü bir şekilde bağlı kalması ifadesi kullanılarak anlamda bir fark oluşturulmadı.
  3. Hükümet, Ankara Antlaşması’nın yeni üyelere göre uyumlandırılmasına karşı çıktı. Ancak AB, Kıbrıs’a ilişkin ek protokolün imzalanması için 3 Ekim 2005’e kadar süre tanıdı.
  4. 17 Aralık sonuç bildirgesinin 21. paragrafında, Avrupa Parlamentosu’nun aralık ayında alacağı karara atıfta bulunulmasına itiraz eden hükümet cevapsız kaldı.
  5. Hükümetin müzakere tarihini 26 Nisan 2005 olarak istemesine rağmen, AB 3 Ekim 2005 tarihini belirledi.
  6. Hükümet, sonuç bildirgesinde “müzakerelerin çerçevesi” ifadesinin “katılım müzakerelerinin çerçevesi” olarak düzeltilmesini istedi. İfade hiç değiştirilmedi.
  7. Hükümet, müzakereler için yeni kıstasların getirilmesine, tek ölçütün Kopenhag siyasi kriterleri olduğunu vurgulayarak itiraz etti. Ancak bu kısıtlar aynen kaldı.
  8. Hükümet, öngörülen kalıcı sınırlamalara karşı çıktı. AB ise uzun geçiş dönemleri ve sınırlamaların yanında “kalıcı olarak başvurulabilecek” özel önlemlere yer verdi.
  9. Hükümet, kırmızı çizginin tam üyelik olduğunu vurguladığı halde, AB ucu açık ve garanti edilemeyecek bir süreç olduğunu vurguladı.
  10. Hükümet, “2014 yılının belirtilmesi, Türkiye’nin müzakerelerde motivasyonu açısından da yararlı değildir” dediği halde, 17 Aralık kararında bu ifade aynen yer aldı.
  11. Hükümet, “ucu açık müzakere süreci” ifadesine karşı, önceki aday ülkelere Lüksemburg Zirvesinde uygulanan kararın uygulanmasını istedi. Ancak AB, önceki aday ülkelerden farklı olarak tam üyeliğe alternatif önerilere de kapı araladı.

            Özetle Türkiye, hükümetimizin bu 11 talebinden sadece ilkini elde etmesini zafer olarak yorumladı ve bunu kutladı. Üstelik bizi istemediklerini açık açık söyleyen Alman Hıristiyan Demokratların ve Hıristiyan Sosyal Birlikçilerin gelecekte iktidara gelmesinin yüksek ihtimalli olduğunu görmeyerek.

            Unutulmamalıdır ki bu zirvede verilen tavizler azımsanmayacak kadar önemlidir. Bir toplum, onuruyla yaşadığı sürece bağımsızdır. Ve Kıbrıs için verilen sözlü bir taahhüt bile Londra ve Zürich anlaşmalarını rafa kaldırmak demektir. Kaldı ki hükümetin buna yetkisi yoktur. Tüm uluslar arası anlaşmalar için karar verecek organ TBMM’dir.

            Başbakanı “Başarının(!) Mimarı” olarak kahramanlaştıran sözde aydınlara en güzel cevabı Hollanda Dışişleri Bakanı Bernard Bot vermektedir: “Erdoğan, ne zaman bir şeyleri kabul edecek olsa, bir danışman kulağına eğilip bir şeyler fısıldadı ve Erdoğan da fikrini değiştirdi. Dayanamayıp danışmanlarını dışarıya çıkarıp görüşmeleri baş başa sürdürme kararı aldık. O zaman bile, ilerleme sağladığımızı düşündüğümüz anda, koridorun sonunda bulunan odasına giden Erdoğan yeni koşullarla dönüyordu.” İşte Erdoğan’ın başarısı!

            Ölümünün 30. yılında İsmet İnönü’yü ve onun Lozan’da söke söke bağımsızlığımızı kabul ettirdiği görüşmelerdeki başarısını anmadan geçmemek lazım.

                                               “Nerde Lozan’daki İsmet Paşa,

                                               Nerde Brüksel’deki Tayyip Hoca!”

Cihan YÜKSEL

24 Aralık 2004


[1] 21 Aralık 2004 tarihli Cumhuriyet gazetesinin 11. sayfasındaki “İstenenin 11’de 1’i” başlıklı haberinden derlenmiştir.